Başlığa Tıklayarak Arşivde Dolaşabilirsiniz

Futuhat-ı Mekkiye (Devam)

Ey gülerken ağlayan!
Sensiz bizden şikayetçi ve şikayet edilen
Oruç, yükselmeksizin tutmaktır
Ya da yükselmektir, tutmaksızın.
Bazen ikisi de birden.
Ortak koşarak birlemeyi ispatlayan nezdinde
Akıllar tasarruflarından engellendi
İpler ve ağlar olmaksızın
Akıllar eylemlerinden alıkondu
Şeriatın keskin kılıcıyla.
Böylece kanıtlarının reddettiğini kabul ettiler
İdrak olmaksızın iman ettiler
Hidayet yıldızı onu yüzerek geçirdi
Feleklerle melekler arasında
Ey Nefs! Sen olmasaydın, O olmazdın
‘Sanki o’, sen olmasaydın, sen olmasaydın
Oluştan kesilin, iftar etmeyin
Halkın ilahı böyle seni dost edindi.
O olması bakımından bu oruca niyetlen
Çünkü O seni oluşla gıdalandırır
Oruçta bir anlam var ki onu bir düşünsen
Hiçbir yaratık senin sözünü taşıyamazdı
Orucun benzersizdir, böyle dedi bana
Onu emreden; artık bunu düşünün!
Çünkü oruç terktir, nerededir o yaptığın
Ya da nerededir senin (yaptım) iddian!
İş aslına dönmüştür
Rabbim de seni böyle dost edindi
Orucun hikmetlerini bir düşünsen
Onun asıl anlamı senin manandadır
Sonra O’nun nezdinden bir haberci geldi
Senin emredilmiş orucundan seni soyutladı
Oruç Allah’a aittir, cahil olma!
Sen onun tecelligahısın, bunu bilmelisin!
Sen ise aç kalarak ölürsün, bunu bil.
Rahman seni (nefs) dişi yaptı ki
Seni düzenlediğinde senden çıkandan ötürü (kadın, Havva)
Seni kendine ehil olarak düzenleyen münezzehtir
Ona ehil senden başkası olamadı
Sen O’nun için tıpkı toprak gibi bir döşeksin
Onun ağlamak özelliğindeki gözü gibisin
Allah’ın yaratması onun gözü görünür
Sizin aranızda; senin yerin neresi?
Horluk içinde Allah’a dua edersen
Onunla Allah seni güldürür
En yüce Kalem Levhasında
O’ndan yazdı senin nezih özelliğini
Sen hepsinin aynısın, O’nun aynı değil
Bir açıdan sana yakın, bir açıdan ise uzak
Razı olduğunda yetinmekten sakın
O seni razı etsin diye
Dilediğin her işte kendi aslın gibi ol
Unutma ki, unutulma!
İşte budur bana gelen ilim
İftiracı olmayan söyleyenden, (Peygamber)
Bildireninin emriyle onu indiririm
Zahit ve abidlerin arasına
Hamd olsun Allah’a ki
Nurların ve halkların bilgisine tahsis etti beni
Beni öyle bir surete sahip kıldı ki
Kemali ancak kendisiyle ortaya çıkar..

Allah sana yardım etsin, bilmelisin ki oruç, (nefsi hazlardan) tutmak ve yükselmek demektir. ‘Same en-nehar’ gündüz yükseldi denilir. Şair İmru’l Kays bir mısraında şöyle der:
İza same en-neharu ve heccera  /Gün yükseldiğinde (demektir)
Oruç diğer bütün ibadetlerden daha yüksek olduğundan, oruç (savm) diye isimlendirildi. Allah, daha sonra belirteceğimiz gibi, orucu ibadetler arasında benzeri olmamakla yükseltmiştir. Kulları onu ibadet olarak yerine getirse bile, Allah orucu kullarından düşürmüş ve kendisine izafe etmiştir. Orucu tutanın ödülünü ise, kendi eliyle vermiş ve benzersizlikte onu kendisine katmıştır.
Oruç gerçekte bir şey yapmak değil, yapmamaktır. Benzersizlik de, olumsuz bir niteliktir. Böylelikle Allah ile oruç arasındaki ilişki güçlenmiştir. Allah kendisi hakkında şöyle buyurur: ‘O’nun benzeri bir şey yoktur’ (42:11) Allah kendisinin bir benzerinin olmasını reddetmiştir. Şu halde Allah, dini ve akli kanıtlara göre, benzeri olmayandır (misilsiz). Nesai Ebu Ümame’den şöyle aktarır:  ‘Hz. Peygambere geldim ve ‘Bana yapacağım bir emir ver’ dedim. Peygamber de ‘Oruç tutmalısın, çünkü oruç misilsizdir’ buyurdu. Böylelikle Hz. Peygamber, Allah’ın kullarına emrettiği ibadetler içinde orucun bir benzerinin olmadığını belirtti.
Orucun selbi bir nitelik olduğunu bilen kimse –çünkü o, yenilecek şeyleri terk etmektir- kesin olarak onun misli bulunmadığını da bilir. Çünkü onun dışta anlaşılacak şekilde varlıkla nitelenilecek hakikati yoktur. Bu nedenle Allah ‘oruç bana aittir’ dedi. Öyleyse oruç, gerçekte bir ibadet ya da amel değildir. Oruca amel denilmesi, mecazi olabilir. Bu durum, mevcut sözünü bize akledilir olan Hakka vermemizin mecazi olmasına benzer. Çünkü varlığı zatının aynı olan ile varlığın ilişkisi, varlığın bizimle ilişkisine benzemez. Çünkü ‘Onun benzeri bir şey yoktur’.
 Müslim’in es-Sahih’te Ebu Hureyre’den aktardığı bir (kutsi) hadiste Allah şöyle buyurur: ‘Orucun dışındaki bütün amelleri kuluma aittir. Oruç ise bana aittir ve onun ödülünü ben vereceğim. Oruç bir kalkandır. Aranızdan birisi oruçlu olduğunda, kavga yapmasın ve kızmasın. Birisi kendisine sataşırsa veya kavgaya tutuşursa ‘ben oruçlu bir insanım’ desin. Muhammed’in canını elinde tutan Allah’a yemin olsun ki, oruçlunun ağız kokusu kıyamet günü Allah nezdinde misk kokusundan daha güzeldir. Oruçlunun iki sevinci vardır: Orucunu açtığında, sevinir. İkincisi ise, Rabbiyle karşılaştığında oruç tuttuğu için sevinmesidir.’
Bilmelisin ki, Nesai’den aktardığımız hadiste Hz. Peygamber orucun benzeri olmadığını belirttiği gibi Hakkın da bir benzeri yoktur. Bu nedenle oruçlu ‘benzer olmamak’ özelliğiyle Rabbine kavuşur ve O’nu kendisi vasıtasıyla görür. Bu durumda Hak, gören ve görülendir. Hz. Peygamber ‘orucuyla sevinir’ deyip ‘Rabbine kavuştuğu için sevinir’ demedi. Çünkü sevinç, kendisiyle sevinmez, bilakis onunla sevinilir. Görmesi ve müşahedesi esnasında Hak kimin gözü olmuşsa, O’nu görürken kendinden başkasını görmez.
Öyleyse oruçlunun sevinci, benzerliğin ortadan kaldırılması derecesine katılmaktır. Dünya hayatında orucunu açarken ise, özü gereği beslenmek isteyen hayvani nefsin hakkını kendisine ulaştırmak bakımından sevinmişti. Arif, hayvani ve nebati nefsinin kendisine ihtiyacına tanık olup Allah’ın bir yükümlülük olarak üzerine yazdığı hakkını ulaştırmakla nefsine yaptığı cömertliğini gördüğünde, burada Hakkın niteliğiyle zuhur etmiş demektir. Böylelikle Hakkın eliyle verir. Nitekim kendisine kavuşulduğunda da Hak, kendi gözüyle görülür. Bu nedenle oruçlu, Rabbine kavuştuğu esnada orucu nedeniyle sevineceği gibi, (dünyada, kendisine Hakkın cömertlik özelliğini kazandıran) iftarıyla sevinir.
Kul, oruç tutması nedeniyle (benzersizlik) özelliğiyle nitelenmiş ve bu nitelikle de oruçlu adını hak etmiştir. Onun oruçlu olduğunu kabul ettikten sonra, Hak kendisinden bu ismi düşürmüş ve ‘Oruç bana aittir’ diyerek kendisine izafe etmiştir. Başka bir ifadeyle (hiçbir şeye muhtaç olmamak anlamındaki) samedanilik özelliği, sadece bana ait olabilir. Bu özellik, beslenmekten münezzehliktir. Ben seni (kul) o özellikle nitelemiş olsam bile, şanıma yaraşan ‘mutlak tenzih’ bakımından değil, sınırlı tenzih yönünden niteledim ve ardından ‘onun ödülünü ben vereceğim’ dedim. Böylelikle Hak, kendisine döndüğünde oruçlunun orucunun karşılığı olur ve kul da ‘benzeri olmayan’ın özelliğiyle Hakka kavuşur. Kastedilen, oruçtur. Çünkü ‘benzeri olmayanı’ sadece ‘benzeri olmayan’ görebilir. Zevk sahiplerinin büyüklerinden Ebu Talib el-Mekki de buna böyle işaret etmiştir: ‘Kimin yükünde bulunursa, onun cezasıdır.’ Ayet bu duruma ne kadar uygun düşmüştür!
‘Oruç bir kalkandır.’ Kalkan koruyucudur. Allah, ‘Allah’tan sakınınız’ (Bakara:189) buyurur. Başka bir ifadeyle O’nu (kendinizi koruyacağınız bir) ‘kalkan’ yapınız. Böylelikle, koruyuculukta oruç Allah’ın yerini almıştır. Allah ise ‘kendisi gibi bir şey olmayan’dır.  Oruç da, ibadetler arasında ‘benzeri olmayan’dır. Oruç için ‘kendisi gibi bir şey olmayan’ denilemez. Çünkü şey, olumlu veya varlıkla ilgili bir durumdur. Oruç ise, terktir. (olumsuz) Dolayısıyla oruç, (gerçekte) yok olan akledilir ve olumsuzlayıcı bir niteliktir. Bu nedenle onun benzeri yoktur. Yoksa onun benzeri bir şey yoktur denilemez. Benzersiz olmada, Hak ile orucun özelliği arasındaki fark budur.
Hak oruçluya yasak getirmiştir. Yasak, terk demektir ve olumsuz bir eylemdir. Allah şöyle der: ‘kavga etmesin, kızmasın (yasak)’.  Ona bir şey yapmayı emretmemiş, bunun yerine herhangi bir nitelikle nitelenmeyi yasaklamıştır. Oruç, terk demektir. Böylelikle, oruç ile oruçluya yasaklanan şeyler arasında ilişki mümkün olmuştur. Sonra oruçluya, kendisiyle kavga etmek isteyen veya ona sövene şöyle demesi emredildi: ‘Ben oruçluyum!’ Ey benimle kavga etmek isteyen ve bana söven kişi! Ben,  senin yaptığın bu davranışı yapmayan biriyim. Böylelikle oruçlu, Rabbinin emriyle, kendisini bu davranıştan alıkoymuştur. Dolayısıyla Hak da, terk eden olduğunu bildirmiştir. Başka bir ifadeyle Hakkın nezdinde, kendisine sövenle veya kavga edenle dövüşme ve sövme özelliği yoktur.
Sonra şöyle der: ‘Muhammed’in canını elinde tutan Allah’a yemin olsun ki’ –Hz. Peygamber (s.a.v) yemin etmektedir- ‘Oruçlunun ağız kokusu’. Bu, sadece teneffüs ile –ki kendisine emredilen bu güzel sözü söylemekle de teneffüs etmiştir- meydana gelen oruçlunun ağız kokusunun değişmesidir. Teneffüs etmesini sağlayan şey ‘ben oruçluyum’ demesidir ki, bu bir kelimedir. Oruçlunun her nefesi, ‘kıyamet günü’, başka bir ifadeyle insanların alemlerin Rabbi için ayağa dikildiği gün ‘Allah nezdinde misk kokusundan daha güzeldir.’ Burada, bütün isimlerin özelliklerini kendinde toplayan Allah ismini getirmiştir. Başka bir ifadeyle misli olmayan bir isim zikredilmiştir, çünkü Allah’tan başka kimse bu isim ile adlandırılamaz. Böylelikle (getirilen) isim misli olmamak özelliğinde oruca uymuştur. Misk kokusu ise, koklayanının kendisini algılayıp sağlıklı ve dengeli bir mizacın haz alacağı var olan bir şeydir. (Oruçlunun ağzındaki) Koku, ondan daha güzel sayılmıştır. Kokuların Allah ile ilişkisi, koklayarak kokuları algılamaya benzemez. Söz konusu şey, bizce çirkin bir kokuyken Allah katında miskten daha güzeldir. Çünkü o, oruç tutulduğunda ‘misilsiz olmak’ özelliği kazanmış (bir ağızdan çıkmış) bir ruhtur. Dolayısıyla koku kokuya benzemez. Çünkü oruçlunun kokusu soluklanmaktan meydana gelirken misk kokusu miskin teneffüsünden meydana gelmez.
Buna benzer bir olay başımdan geçmişti: Mekke-Harem’de, Menare’de Hazevvere kapısında Musa b. Muhammed el-Kabbab’ın yanındaydım. Orada ezan okurdu. Bir yemeği vardı ki, kokusunu duyan herkes rahatsız olurdu. Bir hadiste Hz. Peygamber’in (s.a.v) ‘Melekler Ademoğlunun rahatsız olduğu kokulardan rahatsız olur’ dediğini duymuştum. Peygamber, soğan, sarımsak ve soğan kokusuyla camiye gelmeyi yasaklamıştı. Melekler gelebilsin diye, adama o yemeği mescitten uzaklaştırmasını söylemek niyetindeyken uyumuşum. Rüyamda Hakkı gördüm. Bana şöyle dedi: ‘Ona yemekle ilgili bir şey söyleme! O yemeğin benim katımdaki kokusu, sizin katınızdaki kokusuyla bir değildir.’ Sabah olduğunda, her zamanki gibi yanımıza geldi. Başımdan geçen hadiseyi kendisine anlatınca, ağladı ve Allah’a şükrederek secdeye kapandı. Sonra bana şöyle dedi: ‘Efendim! Öyle olabilir ama, şeriat karşısında saygılı davranmak daha iyidir.’ Ardından o yemeği mescitten çıkardı. Allah kendisine merhamet etsin!
Çirkin ve nahoş kokulardan, insan, melek gibi sağlıklı doğal mizaç sahipleri uzaklaşır. Bunun nedeni, arada bir ilişki olmadığı için, duydukları sıkıntıdır. Hakkın çirkin kokulardaki yüzünü ise, Allah’tan ve onu kabul etme mizacına sahip olmayanlardan başkası idrak edemez. Kastedilenler, hayvan ve o hayvanın mizacındaki insanlardır –melekler değil! Bu nedenle, ‘bizim katımızda’ dedi. Çünkü oruçlu da insan olması yönünden sağlıklı bir mizaç sahibidir. Hem kendisinin hem de başkasının çirkin ağız kokusundan nefret eder.
Acaba sağlıklı mizacı olan bir yaratılmış belirli bir vakitte veya müşahede halinde Rabbiyle özdeşleşerek, genel anlamda bütün çirkin kokuları güzel algılayabilir mi? Böyle bir şey duymadık. Burada ‘genel anlamda’ dememin nedeni, özellikle hararetli mizaç sahibi olanlar olmak üzere, bazı mizaçların misk ve gül kokusundan rahatsız olmalarıdır. Kendisinden rahatsız olunan bir şey, böyle bir mizaç sahibine göre temiz değildir. Bu nedenle ‘genel olarak’ dedik. Çünkü mizaçlar genellikle misk, gül kokusu ve benzerlerini güzel bulur. Bu güzel kokulardan rahatsız olan ise, yabancı, başka bir ifadeyle alışık olunmayan bir mizaçtır.
Allah bir insana –ona göre çirkin koku kalmayacak şekilde- bütün kokuların denkliğini algılama imkanı vermiş midir, vermemiş midir bilemiyorum. Böyle bir şeyi kendimizden tecrübe etmediğimiz gibi birisinin böyle bir şeye ulaştığı da bize aktarılmamıştır. Buna karşın, kamil insanlardan ve meleklerden aktarılan, onların çirkin kokulardan rahatsız olduklarıdır. Bütün kokuları güzel algılayabilmek, sadece Hakka özgüdür. Bize nakledilen budur. İnsanın dışında, bu konuda hayvanın durumunun ne olduğunu da bilemiyorum. Çünkü Allah beni bazı vakitlerde melek suretine yerleştirmişken bir hayvan suretine yerleştirmemiştir. En iyisini Allah bilir!
Şeriat, orucu anlam bakımından üzerinde hiçbir kemalin bulunmadığı kemal özelliğiyle nitelemiştir. Çünkü Allah oruca (cennette) özel bir kapı ayırmış ve onu kemali isteyen bir isimle ‘reyyan kapısı’ diye isimlendirmiştir. Oruçlular bu kapıdan girecektir. (Kelimenin kökü olan ve kanmak anlamındaki ) Riyy, içmede doygunluk derecesidir. Kandıktan sonra bir şey içilemez, içilebildiği sürece, arz veya canlıların arzından başka bir yer olsun, insan kanmış sayılmaz.
Müslim, Sehl b. Sad’ın rivayet ettiği bir hadisi eserine almıştır. Hz. Peygamber şöyle buyurur: ‘Cennette ‘reyyan’ denilen bir kapı vardır. Kıyamet günü oruçlular oradan girecektir ve onlarla birlikte başka kimse girmeyecektir. Şöyle duyurulur: ‘Oruçlular nerede?’ Bunun üzerine oruçlular o kapıdan girerler. Sonuncu kişi girdiğinde, kapı kapanır ve bir daha kimse o kapıdan içeri girmez.’ Orucun dışında, yasaklanan veya emredilen ibadetlerin hiç birisiyle ilgili böyle bir şey söylenmemiştir. Hz. Peygamber (hadisinde) ‘reyyan (kanmak, doymak)’ kelimesini kullanarak oruçluların, yaptıkları işle kemale erdiklerini açıklamıştı. Onlar, daha önce belirttiğimiz gibi, misli olmayan bir şeyi yapmıştır. Misilsiz ise, gerçekte kamil olandır. Kamil arifler, dünyadayken o kapıdan girerken orada (ahirette) bütün yaratıkların bileceği şekilde (açıkça) gireceklerdir.

Muhyiddin İbn Arabi (k.s.)